İzlenmesi gereken bir dizi; “Hepimiz Birimiz İçin”
Perşembe günlerini iple çekiyorum. Kanal D’de yayınlanan “Hepimiz Birimiz İçin” adlı dizisi üzerimde gerçekten çok olumlu düşünceler uyandırıyor. Her Perşembe akşam olmasını bekliyor, dizi başladığında büyük bir heyecan içerisinde televizyonun karşısına geçiyorum.
“Bu dizide ne buluyorsun?” diyenler olabilir. Hakkaten, ben bu diziyi neden izliyorum? Nedeni belli… İzledikçe yaşadıklarımı görüyorum, anılarım canlanıyor gözlerimde… Dizinin bölümlerini tekrar tekrar izledikçe hayatımdan kesitler görüyorum, yaşadıklarım geliyor aklıma…
Nazım ve Zeynep ikilisinin yaşadıkları, geçmişleri; yaşadıklarıma ve geçmişime o kadar çok benziyor ki… Hayallere dalıyorum, onunla geçirdiğim güzel günler geliyor aklıma. Keşke diyorum, keşke böyle olmasaydı. Emir’i ve Egemen’i gördükçe “kardeşlerim” geliyor aklıma. Bizde zamanında böyle şeyler yaşamamış mıydık diyorum. Evet, bizde zamanında benzer şeyler yaşamıştık. Deli doluyduk, gülüyorduk, yeri geldiğinde üzülüyorduk ama hiç bir zaman pes etmiyorduk. Savaşmaktan bıkmıyorduk, imkansızı başarmak için uğraşıyorduk, yılmıyorduk… Bunlar, ben karamsarlığa, umutsuzluğa düştüğüm an son buldu. Maalesef, bu sefer pes etmiştik.
Serap’ı, Mine’yi gördükçe onun en yakın arkadaşları geliyor gözlerimin önüne. Düşünüyorum… Yine dalıyorum hayallere, çıkamayacağımı bile bile… Evet, onlarda aynı. Soruyorum kendi kendime, “bu dizi benim hayatımı mı anlatıyor?”. Evet, galiba öyle…
Zeynep… Zeynep’i görünce o geliyor aklıma. Bu sefer düşünemiyorum, başıma ağrılar saplanıyor ve ben bir kez daha çaresiz olduğumu hatırlıyorum.
Keşke bir gün bizde Nazım ve Zeynep gibi birbirimizi hala deliler gibi sevdiğimizi hatırlasak. Bir mucize gerçekleşse, olmayacak olan olsa, imkansızı başarsak… Keşke o ve ben yeniden biz olabilsek. Hayat bu, zaman su gibi akıp geçiyor. Kim bilir, belki bir gün bizde onlar gibi imkansızı başarırız.
Ben bu diziyi çok seviyorum, bana yaşadıklarımı hatırlatıyor. Ben bu diziyi çok seviyorum, bana o’nu hatırlatıyor…
Bugün nasıl geçti? Ömrümden bir gün daha geçti…
Uyanmam 15:00′ı bulmuştu. Önce soğuk bir duş aldım, sonra bilgisayarımın başına geçip Google’da “aytug akdogan 1. ödüllü seo yarışması ve yurtta barış dünyada barış” kelimesinde sitemin kaçıncı sırada olduğuna baktım. Pozisyonum gayet iyiydi, güne güzel ve mutlu başlamıştım…
Her zaman olduğu gibi önce bir bardak su içtim, kahvaltı yaptım demek için bir iki lokma bir şey atıştırdıktan sonra telefonuma baktım. Arayan olmamıştı, mesajda gelmemişti… Neyse dedim, derin bir “oh” çektim. Bugün benim için güzel geçmeliydi, bugün mutlu olmalıydım…
Yaklaşık bir saat kadar oyalandıktan sonra, “kardeşim” Mehdi’nin aradığını fark ettim. Açtım telefonu konuştuk, yarım saat sonra buluşalım dedi. Üzerimi değiştirip, çıktım evden. Biraz oyalandıktan sonra Mehdi’nin geldiğini fark ettim. Meşhur cafemize oturduk, laflarken Mehdi’de bir şeyler atıştırdı. Mutlu muydum? Evet, mutluydum. Uzun süre sonra yüzüm gülmeye başlamıştı.
Ne yapalım, ne edelim derken Playstation oynama fikri geldi aklıma. Soluğu Internet Cafe’de aldık. Dedim ya bugün benim şanslı günümdü. Winning Eleven 10′da da bir maç haricinde tüm maçları ben kazanmıştım.
Biraz daha Playstation oynadıktan sonra diğer kardeşim Berkay geldi. Cafe’den çıktık, oturup muhabbet edebileceğimiz bir yer düşünmeye başladık. Cemre Parkı bizim için gayet uygundu. Gittik, konuştuk biraz… Mutlu muydum? Harbi harbi mutluyum. Evet, bugün mutluydum!
Akşam olunca evlere dağılma kararı aldık. Eve adımımı atar atmaz bilgisayarıma doğru koştum. Google’da ki sıralamamı merak ediyordum. Baktım hemen, ilerleme olduğunu gördüm. Her şey yolundaydı, her şey iyi gidiyordu.
Ancak, yine olmadı… Yine beceremedim onu aklımdan silip atmayı. Birden geldi aklıma, kalbime sanki keskin bir kılıç saplandı. Ondan belki de nefret ediyordum. Hislerimi gizlemek, duygularımı bastırmak istiyordum. Olmuyordu… Yapamıyordum… Ya şimdi? Şimdi mutlu muyum? Hayır, hayır mutlu değilim.
Bugün ömrümden bir gün daha geçti, onsuz bir gün daha geçti… O’nun başka biriyle olduğu bir gün daha geçti…
Mutsuzum, çok mutsuzum…
Neden terk ediliyoruz? Neden ayrılık?
Neden terk ediliyoruz? Neden ayrılık? Bugüne kadar ayrılığı, yalnızlığı ve terk edilmeyi hiç düşünmemiştim. Umrumda mıydı sanki dünya? Huzurumu kaçırabilecek, beni mutsuz edebilecek ne olabilirdi ki? Hayat… Biliyoruz ki hayat bazen acı sürprizleriyle kapımıza dayanabiliyor. Ansızın geliyor, umutsuzluğu peşine takarak…
Düşünüyorum… Ayrılık insanlar için çözüm mü? Hayır, değil. Bir mutluluğu sonlandırmak, uğruna her şeyini feda etmeyi göze aldırdığı eşi benzeri olmayan sevgini, aşkını bitirmek ne kadar doğru? O, olmadan yaşamayam diyenler, neden bir gün gelipte “yapamıyorum, olmuyor” demeyi tercih ediyor? Bunun adı “kaçmak, vazgeçmek” değil mi?
Sözler… Verilen sözler neden unutulur? Bir insanın tutamayacağı sözleri vermesi ne kadar doğrudur? Peki, ya yalan söylemek? Yalan söylemek neden bu kadar basit?
Gördüğümüz üzere düşünen bir varlık olan insan, sık sık kendisine bu soruları yöneltebiliyor. Bende bu sorulara mantıklı çözümler üretmeye çalışacağım. Tabii elimden geldiğince…
Aşk, insanı hiç beklenmedik bir anda yakalayıverir. Siz farkına varmazsınız, belki de kabullenemezsiniz ama aşık olmanız gerektiğinde aşkın büyüsüne çoktan kapılırsınız. Aşk nedir? Aşk, soyut bir kavramdır. Gözle görülmez, elle tutulmaz… Ancak, aşk insanın yaşayabileceği, yaşamak zorunda olduğu bir şeydir. Maalesef, bundan kaçış yoktur…
Aşık olmuşsunuzdur, aşık olduğunuz insanı kendinize aşık ettiğiniz zaman “dünyalar sizindir” artık. Gözleriniz hiç bir şeyi görmez, kulaklarınız eskilerin deyimiyle “havadadır”. Yapabileceğiniz fazla bir şey yoktur, aşkın büyüsüne kapılıp, savrulup gitmek zorundasınızdır… Aşk bir rüyadır… Bir gün bu rüyadan uyanmak zorunda kalırsınız. Sevdiğiniz, aşık olduğunuz insan sizden soğumuştur, sıkılmıştır ya da artık sizi istemiyordur. Belki de size hiç aşık olmamıştır… Başlarda bunu kabullenmek zor gelir. İnanmak istemezsiniz, ama yapabileceğiniz fazla bir şey yoktur. Aşk, yine oyununu oynamıştır…
Bir “ayrılık” mesaj gelir cep telefonunuza. Standarttır bu mesaj. “Seni gerçekten sevmiştim, belki de hala seviyorum ama bitmesi gerekiyor. Benim için yaptığın her şey için çok teşekkür ederim. Kendine iyi bak…” yazar ayrılık mesajında. Üzülürsünüz, yıkılırsınız belki de kendinizi kötü alışkanlıklara vermek istersiniz. Hayat sizin artık boştur, sevdiğiniz insan aşkından vazgeçmiştir. Bundan sonra Dünya dönse “bana ne” dersiniz.
Beklersiniz… Bir gün geri döneceğini bekleyerek geçer günleriniz. Boşuna beklersiniz, aslında dönmeyeceğini sizde çok iyi bilirsiniz. Kahredersiniz, lanet edersiniz size “acı” çektiren bu hayata. Neden terk edildim, neden ayrıldık dersiniz kendi kendinize… Bu soruyu yüzlerce kez sorarsınız kendinize. Ancak, bunun bir yanıtının olmadığını sizde çok iyi bilirsiniz.
Ağlarsınız… Belki hiç durmadan saatlerce, günlerce ağlarsınız. “Biz neden ayrıldık?” dersiniz. Yine bu soruya verecek bir yanıtınız yoktur. Çünkü, bu sorunun bir yanıtı yoktur.
İlişkiler sağlam temeller üzerinde kurulmadığı zaman ayrılıklar kaçınılmaz olur. Düşünün, bir kıza 5 kez ”çıkma teklifi” ediyorsunuz. O da sizi kırmamak için teklifinizi kabul ediyor. Zamanla size alışıyor, sizin yanınızda mutlu oluyor ama sizi sevmediğini o da biliyor.
Terk edilme ve ayrılık bahsettiğim durumlar sonucunda oluşur. Yoksa, aşık olan bir insan sevdiğinden, sevgisinden vazgeçer mi? Bence vazgeçmez, vazgeçmemelidir… Karşınızdaki insan bir gün düşünür, aslında sizi sevmediğini, sizi kırmamak için teklifinizi kabul ettiğini hatırlar. Bu, ayrılık vaktinin geldiğinin anlamıdır. Sözlerine ayrılıkla başlar, yalanlarla bitirir…
Aslında aşkta koca bir yalan değil midir?
YouTube neden açılmıyor? YouTube’a nasıl girilir?
Dakikalar ilerliyor, saatler birbirini kovalıyor, günler geçip gidiyor. Oysa YouTube açılmak bilmiyor… Tabir-i caizse kapatılıp açıla açıla “yalama” olan YouTube, bu gidişle hiç açılmayacağa benziyor. Şimdi hafızamızı geriye doğru tarayarak, YouTube’un neden “halen” kapalı olduğunu hatırlayalım.
Biliyoruz ki, Internet’ın en büyük video paylaşım sitesi YouTube; Ulu Önder Atatürk’e hakaret içeren videoların mevcut veritabanından silinmemesi nedeniyle TTNet tarafından Türkiye’ye kapatıldı. Bu ne kadar doğru? Bunun adı geri kalmışlık, çağa ayak uyduramama değil mi? Yanlış anlaşılmasın, Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşan hiç bir birey Atatürk’e yapılan saygısızlığı tasvip etmez. Tıpkı bizim tasvip etmediğimiz gibi… Bu olayın ikinci boyutu. Ancak, anlamadığım ve anlatamadığım şeyler var. Bu videoları 10 yaşında bir çocuk paylaşmış olamaz mı? Bunu da geçelim, “densizin”, “ahlaksızın” biri bir video koydu diye 70 milyon Türk vatandaşının video paylaşım hakkını “gasp etmek” ne kadar doğru?
Madem demokratik bir ülkeyiz, neden “kişi ya da kişilerin” özgürlük haklarını engelliyoruz? “Baş örtüsü” özgürlüktür diyenler, neden “insanların” video paylaşım özgürlüklerini kısıtlamaya çalışıyorlar? Neden Çin, Tayland, Malezya gibi geri kalmış, anti demokrat ülkeler gibi hareket ediyoruz? Yoksa bunun arkasında yapım sahibi oldukları dizilerin YouTube’da yayınlanması karşısında “emziği elinden alınan çocuklara” dönen Doğan Grubu mu var? 21. yy’da neden halen “komplo teorileri” üretmeye çalışıyoruz? Neden, neden, neden…
Neden bir Allah’ın kulu da çıkıp, “Açın ulan şu YouTube’u, yeter artık!” diyemiyor? Neden TTNet’in af buyurun “ülkenin içine etmesine” izin veriyoruz?
Asıl konumuza dönelim… “YouTube açılmayacak mı kardeşim?” Hayır efendim, açılmayacak. Biz bu zihniyetle devam ettiğimiz sürece YouTube açılmayacak. Hatta bir sabah uyandığımızda, “Internet sansür şampiyonu” TTNet’in Googleı da sansürlediğini görebileceğiz. Neden olmasın? Bugün YouTube’u kapatan, yarın neden Google’ı kapatmasın?
Efendim, YouTube’a nasıl girilir? Bu konu da bir çok seçenek çıkıyor karşımıza. Proxy sitelerini kullanma, DNS ayarlarını değiştirme, TTNet’in yasaklamadığı IP’lerle erişimi sağlama vs. Ben sizlere çok daha kesin ve sonuç verici bir çözüm sunacağım.
Öncelikle, Masaüstü’müzün sol alt köşesinde bulunan “Başlat” yazan yere tıklıyoruz. “Çalıştır” seçeneğine tıklayıp, C:\WINDOWS\system32\drivers\etc\hosts yazıyoruz ve “Tamam”a tıklıyoruz. “Tamam” tıkladığımız an karşımıza “birlikte açma” seçeneği çıkacak. Karşımıza çıkan pencerede bir çok program göreceğiz. “Not Defteri”ne tıklayacağız. Açılacak olan “Not Defteri”nde en aşağı iniyoruz ve son satırın altına şu iki satırı ekliyoruz:
208.117.236.70 youtube.com208.117.236.70 www.youtube.com
Yukarıdaki iki satırı ekledikten sonra “Not Defteri”ndeki değişiklikleri kaydediyoruz ve çıkıyoruz.
Sonuç için tıklayın;
http://www.youtube.com
Çok şey var anlatmak isteyipte anlatamadığım…
Çok şey var anlatmak isteyipte anlatamadığım,
Gözlerine bakıp, haykırmak istediğim,
Elini tutup, söylemek istediğim,
Söylemek isteyipte, söyleyemediğim,
Çok şey var anlatmak isteyipte anlatamadığım…
Bir kabus mu? Hayır, değil.
Böyle kabus olur mu? Yaşadığım şeylere kabus diyebilir miyim?
Neden susuyorum? Neden konuşamıyorum seni görünce?
Neden “dön” diyemiyorum? Neden “yanlış yapıyorsun, yapma” diyemiyorum?
Neden bunları yaşadık? Neden buralara geldik?
Neden, neden, neden…
Çok şey var anlatmak isteyipte anlatamadığım…
Düşünüyorum, kabullenemiyorum bir türlü…
Sensizlik, reva mı bana sensizlik?
Bunun adı kader mi? Hayır, değil.
Ya ayrılık? Ayrılık ne ki?
Unutmak? Unutmak mümkün mü?
Çok şey var anlatmak isteyipte anlatamadığım,
Gözlerine bakıp, haykırmak istediğim,
Elini tutup, söylemek istediğim,
Söylemek isteyipte, söyleyemediğim,
Çok şey var anlatmak isteyipte anlatamadığım…
Fenerbahçe: 2 Shaktar Donetks: 1
Fenerbahçe, Turkcell Super Lig 2008-2009 sezonu öncesinde “en ciddi” hazırlık karşılaşmasında Ukrayna şampiyonu Shaktar Donetks ile Şükrü Saracoğlu Stadyumunda karşılaştı.
Fenerbahçe: Volkan, Gökhan Gönül, Roberto Carlos, Edu Dracena, Diego Lugano, Selçuk Şahin, Colin Kazım Richards, Uğur Boral, Alex de Souza, Daniel Güiza, Semih Şentürk
Shaktar Donetks: Pyatov, Yezerskiy, Chizkov, Duljaj, Hladky, Lewandowski, Willian, Adriano, Jadson, Brandao, Shevchuk
Maçın Hakemi: Süleyman Abay
Karşılaşmaya diğer hazırlık maçlarının aksine daha konsantre ve atak başlayan Fenerbahçe, ilk devre boyunca kusursuz bir oyun sergiledi. Maçın hemen başında net pozisyonlar yakalayan “Sarı Lacivertliler” rakip kalede ilk ciddi tehlikeyi 20. dakika da yeni transferi “Okçu” lakaplı Daniel Güiza ile yakaladı. Roberto Carlos’un frikik atışı sonrasında, topu tamamlamak isteyen Güiza, kaleci engeline takılınca Fenerbahçe mutlak bir golden oldu.
Maçın ilerleyen bölümleri iki takımında karşılıklı atakları ile devam etti. İlk yarıda eşitlik bozulmadı ve taraflar soyunma odalarına 0-0′lık eşitlik ile gitti.
İkinci yarıya konuk ekip Shaktar Donetks başladı. Mücadelenin 46. dakikasında Güiza-Semih-Uğur üçlüsünün geliştirdiği pozisyonda, Uğur Boral’ın şık pasında topla buluşan Semih, Fenerbahçe’yi 1-0 öne geçirdi.
Dakikalar ilerledikçe Fenerbahçe’nin baskısı da arttı. 57. dakikada Daniel Güiza Fenerbahçe formasıyla ikinci golünü kaydetti ve meşhur “okçu” hareketini yaptı. Semih’in ceza sahası dışından yaptığı vuruşu penaltı noktası üzerinde sert bir vuruşla tamamlayan Güiza takımını 2-0 öne geçirdi.
84. dakikada soldan kale önüne atılan pasta Brandao yakın mesafeden vurdu. Volkan ani bir refleksle topu çeldi. Ancak Brandao topu bu kez çizgi üzerinden boş kaleye gönderdi ve durumu 2-1 yaptı.
Kalan dakikalarda gol olmadı ve mücadele Fenerbahçe’nin 2-1′lik üstünlüğü ile son buldu.
Aşk üzerine yaşanmış gerçek bir hikaye
Nereden başlayacağımı bilemiyorum. Derdimi, sıkıntımı birileriyle paylaşmam gerektiğine inanıyorum. Bugün benim hayatımın en kötü, en mahvolmuş, en bitmiş ve tükenmiş günü. Bugün benim bittiğim, yüreğimdeki ateşin bedenimi sarmaya başladığı gün. Her şeyin bittiğini sevginin, aşkın yalan olduğuna inandığım gün.
Bir kız sevdim, o da beni sevdi. Birlikteliğimiz aylarca sürdü. Yüzük taktık, söz verdik birbirimize… Ne ben ona, ne o bana “ayrılalım” demeyecektik. Birbirimizi ailelerimiz olarak gördük. O annemi annesi, babamı babası olarak gördü. Her şey inanılmazdı, hayatımda ilk defa “ben mutluyum” diyebiliyordum. Mutluydum… Evlilik hayalleri kurar olmuştuk, çocuklarımızın isimleri bile hazırdı…
Sonra araya yaz tatili denilen, o kabus dolu 3 ay girdi… Tatilin bizim için bir kabusa döneceğini adım gibi biliyordum, görüşemiyorduk haftada 10 dakika bile olsa görüşemiyorduk. Görüşemiyorduk, problemlerimizi konuşarak halledemiyorduk. Ufacık bir olayda tartışıyor, ayrılmanın eşiğinden dönüyorduk her gün. Seviyorduk, ama onun da dediği gibi gerçekten olmuyordu. Yapamıyorduk, birbirimizi görememek acı veriyordu, dayanamıyorduk yalnızlığa…
Bir gün bana gelip, “seviyorum, ama olmuyor!” dediğinde başımdan kaynar suların boşaldığını hissettim. O gün benim perişan olduğum gündü, nasıl olabilirdi? “Seviyorum, ama olmuyor!” ne demekti? Var mıydı böyle bir saçmalık?
Bana onca söz vermişti. “Biz hiç ayrılmayacağız, ben hep seni seveceğim, senden sonra hayatımda kimse olmayacak, senin için gururumdan vazgeçerim, hayatımdan vazgeçerim” diyen bir kız nasıl olurda beni yarı yolda bırakırdı?
Ayrıldığımız gün bana “ben seni seviyorum, hepte seveceğim. Benim için senden sonrası yok, o yüzüğü hayatımın sonuna kadar takacağım, bana verdiğin çiçekleri ömrümün sonuna kadar saklayacağım, sen benim için farklıydın ve hep farklı kalacaksın” demişti. Bu yüreğimin sızısını almaya yetiyordu. Benim amacım, “ona dokunmak, onu öpmek, elini tutmak” değildi ki… Tek isteğim, tek arzum onunda beni sevdiğini bilmemdi, gerisinin ne önemi vardı sanki?
Saatlerce konuştuk, artık ilişkimiz “askıdaydı” bir mesajla başlamamıştı, bir mesajla bitmeyecekti. Ayrılsak bile buna yüz yüze konuşup karar verecektik. Günler günleri kovalamaya başladı… Hep bir gün herşeyin düzeleceği umuduyla tutundum hayata, sıkı sıkı tutundum umudum için, onun için…
Bugün… Bugün, vazgeçmişti uğruna gururundan vazgeçeceğini söylediği aşkından. İlklerini yaşadığı, hayatı boyunca kimseyi sevmediği kadar sevmediği, onu hiç olmadığı kadar mutlu edebilen adamdan vazgeçmişti. Benden vazgeçmişti…
Beni sevmediğini söylüyordu artık. Nasıl olabilirdi? Onca söz vermemiş miydi? Benim için gururunu bile feda edeceğini söylememiş miydi? Söylemişti ama söylediği her şey yalandı, verdiği tüm sözler yalandı. Yaşadığımız her an, her saniye, her dakika, her saat, her gün yalandı, sahteydi demek ki…
Şimdi ben ne yapacağım? Yıkılana kadar içmek çözüm mü? Dünyada ki tüm içkileri içsem, unutur muyum? Unutamam işte… Unutamam…
Ben bitmişim, tükenmişim, harap olmuşum…
Sevgi nedir? Peki, aşk nedir?
Bazen beklemektir sevmek; ne kadar bekleyeceğini bilmeden… Bazense umutsuzluğa düşmektir, bazen gülmek çoğu zamansa ağlamaktır. Yeri geldiğinde avazının çıktığı kadar “seni seviyorum” diyebilmek, vakti geldiğinde ise “bitti, istemiyorum” demektir… Sevmek; acı çekmektir…
Aşk nedir? Aşk farklıdır, vazgeçilmezdir, erişilmezdir… Sevgi, elbet bir gün biter ama aşk asla bitmez. Aşk’ın başı ve sonu yoktur… Aşk bir bütündür, dağılmaz, kırılmaz ve incilmez. Fakat bilinmeyen bir kötülüğü vardır. Aşk, acının diğer yarısıdır. Acı çekmeyen aşık olamaz, aşık olmayan ise hiç bir zaman gerçek acıyı çekmemiştir…
-
Yeni
- SEO nedir?
- Mantıklı düşünürsek; Forum sahibi olmak
- Rusya – Gürcistan savaşı!
- MSN botu nedir? En iyi MSN botları…
- MSN’de kızlara jest yapın…
- MTK Budapeşte – Fenerbahçe maçının golleri
- Google gibi olabilmek…
- GTA IV (4) 21 Kasım’da çıkıyor!
- Windows tarihe karışıyor, Midori geliyor
- Yarışmadaki sıralamamız düşüş halinde
- Dünya’nın en ufak yılanı
- İki adet kene tarafımdan yok edilmiştir
-
Bağlantılar
-
Arşiv
- Ağustos 2008 (21)
- Temmuz 2008 (20)
- Haziran 2008 (35)
-
Kategoriler
-
RSS
Yazılar RSS
Yorumlar RSS









